Fenomenizm'deki Çıplaklık
Geri Dön EN ANA SAYFA HAKKIMDA BLOG SAYFAM

Fenomenizm'deki Çıplaklık


Fenomenoloji (Görüngü-Bilimi); basitçe algılayamadığımız beynimizde gerekli nöronu, gerekli yere ulaştırmadığımız objeleri reddetme düşüncesinden doğan bir varlık akımı olmakla birlikte, epistemoloji akımıdır. Bana göre bu akımın ilk zincirini Kant atmıştır. Wikipedia'da Edmund Husserl'nin (Fenomentolojiyi ortaya atan) Kant'tan etkilenmediği yazsa da bence etkilendi. Kant ''Salt Usun Eleştirisi'' adlı kitabında bahsettiği ''algı'' ve ''kavram'' ilişkilerine dayanarak Ampiristlere(Deneycilere) Rasyanolizmi Ampirist bir şekilde kanıtlayan bir veri paylaştı. A priori kavramları reddeten Ampiristlere, şöyle bir eleştiride bulundu;   -A priori kavramları reddediyorsunuz ancak gözünüzden kaçırdığınız iki nokta var. Biri zaman, diğeri mekan. İşte bu bahsettiğim duyguyla ulaşılabilen a priori kavramlardır. Kant yukarıda ki bu cümleyi ''Kavramsız algı boştur, Algısız kavram kördür.'' diyerek de destekledi. Burada ki keşfedilen mekan ve zaman kavramları kendinden sonraki felsefik düşüncelere hem genel-geçerlik hem de ışık sağladı. Bana kalırsa bu ışıktan en çok faydalanan Fenomenoloji, filozof olarak faydalanan da Edmund Husserl'dir. Fenomenolojiyi daha fazla açıcak olursak; Fenomenoloji kurucusu Edmund Husserl olan bir felsefe akımı. 1900-1925 arası görülen akımdaki ve düşüncedeki genel bunalım içinde varolup gelişen bir felsefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu anlamda, Metafiziği sona erdirmeye çalışarak somut yaşantıya dönmek ve donuk halde kalan felsefeyi yeni bir varoluş yapma iddiasıyla ortaya çıkmıştır.( Aristoteles de bir benzerini yapmaya çalışmıştır hocası Platonun anlayışı olan İdealizme karşı gelmeye çalışarak.) Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır(Aşağıda bahsedeceğim filmde buna çok güzel örnekler var). Çünkü fenomenoloji, en başta, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir düşünceyi. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığıdır. Başka bir yandan, fenomenoloji, bu yöntem üstünde kavramlar ve kategoriler (tıpkı Kantda ki beyin incelemesi gibi) geliştirerek özgüncük bir felsefe akımı da meydana getirir. Fenomenolojik yöntemini denilince ilk akla gelen isim Alfred Schütz 'dur. Filme gelecek olursak; kesinlikle alışagelmiş bir film değil. Zaten Mike Leigh gibi bir yönetmen çok farklı yöntemlere başvuruyor. Filmi izlediğimizde ne bir roman, ne bir hikaye değil sadece ufak bir alıntı. En garibi de tamamen doğaçlama yapılması. Kısaca özet geçilicek olursak; Johnny çalıntı bir arabayla geldiği Londra'da ilk önce eski sevgilisi Louise'in evine gider. Bir müddet burada kalsa da, hiçbir yere ait olmayan bu adamı bağlayan hiçbir şey yoktur. Johnny bavulunu alır ve Londra sokaklarında dolaşmaya başlar. Canının istediği yerde canının istediği gibi davranmakta, köşe başlarında kitap okumakta ve yeni insanlarla tanışmaktadır. Ama istisnasız şehirde tanıştığı herkes mutsuzdur. https://www.youtube.com/watch?v=VLtLUL1wy7g Filmde diğer sitelerden açıklamasını ve yorumlarını okurken bol bol Nihilizm(Hiçcilik) kelimesini gördüm, ama nedense ben bu filmde nihilizmi göremedim. Ben bu filmde  sadizmi, fenomenizmi, ampirizmi gördüm. Zaten oyunculara doğaçlama yapılması en baştan Fenomenoloji'ye tabandan hazırlık var. Filmde her ayrı mekanda her oynan karakter farklı olması da Fenomenoloji'ye örnektir. Obje-Subje (Özne- Nesne) uyumu da mevcut filmde. Filmdeki Jeremy karakteri de Sadizm anlayışını iliklerine kadar temsil etmekte. Bu filmde Johnny karakteri oldukça Fenomenolojik İndirgemeye başvurmuştur. Johnny karakterine odaklanmış ve Fenomenolojinin filmdeki sembolü olmuştur. Her ayrı mekanda sadece o mekandakiler hakkında ve daha önce okumuş olduğu yazılar hakkında konuşur. Çünkü fenomenolojide olduğu gibi o mekanda ve zamanda bulunmayan objeler(insanlar dahil) yoktur. Eğer aklında ona ait bir elektron geçmemişse! Johnny aynı zamanda bol bol modern hayatı arkaplanda eleştirmiştir filmde. Daha önceden birlikte olduğu kız olan Louise'ye sanki onun hayatını günümüzdeki anlama göre düzenlediği için ondan ayrıldığını ve işten istifa ederse bir dertten daha kurtulayacağını birçok kez dile getirmiştir. Johnny'nin güvenlik görevlisi bölümleri çok ilginçti. İnsan evrimindeki kıyametin zamanına (18.08.1999), tanrı eleştirilerinden, anarşist topluma, kutsal kitaplara ve uzay-zaman kavramına kadar. Bu kısımda bir diğer ilginç sahneyse Subje-Özne muhabbetiydi. Güvenlik görevlisinin egosu, arzuları, (Yaşlı kızı genç kız sanması ve bir cinsel ilişliye 13 yıldır girmemesi). Johnny’nin onun 13 yıldır yapamadığını aniden yapmaya çalışması da bir Fenomenoloji'ye örnektir. Kafede taşınıp evine gittiği anne kılıklı güzel kız bölümünde, cahillik ve reddetme arasında sıkışan modern toplumu çok iyi ifade etmiş; (ne kadar okursak okuyalım anlamayacağımız toplumu). Ayrıca filmde en çok hoşuma giden replikler şunlardır: -Sıkıldım mı? Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum. (Louise'nin Evinde) -İlk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakespeare’i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz. (Louise'nin Evinde) -Tanrı, nefret dolu bir Tanrıdır. Tanrı iyi olsaydı, kötülüğün dünyada ne işi olurdu? Acı, nefret, açgözlülük ve savaşlar neden var? Hiç mantıklı değil. Fakat eğer Tanrı nefret doluysa dünyada iyilik neden var diye sorabilirsin? Aşk, umut ve zevk neden var? Kabul edelim. İyi, kötü tarafından ezilmek için vardır. İyinin yadsınamaz varlığı kötünün ortaya çıkmasını sağlar. Bu yüzden, Tanrı kötüdür. (Güvenlik Görevlisinin Yanında) Fenomenolojiye bir bakış açısı daha eklemek isterim; biyolojik olarak yaşamı son bulmuş varlıklar akıllarda elektron yollayarak aslında onları ölümsüzleştiriyoruz. Aynı mekanı paylaşmasakta bence aynı zamanı kesinlikle paylaşıyoruz. Örneğin Kant, Nietzsche, Atatürk vb. İsimleri anıldıkça onlar bizim için hala vardırlar. Bu isimler sevdiğimiz kişilerin isimleriyle yer değiştirebilir Obje-Subje'nin subje kısmına gire. Hatta Fenomenoloji ismiyle günümüzdeki Fenomen ismi aynı kök ismi paylaşmaktadırlar. Bu yüzden derler ya; ismini, bilgini, gücünü tarihe bırakırsan ölümsüz olursun!